ALLAH’IN AKILSAL VE TELEOLOJİK
KANITLARI
YOKLUKTAN
VARLIĞA
19. yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz
gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştı. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, "Felsefenin
Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında "evrenin yaratılmış birşey" olmadığını öne sürmüştü ve şöyle demişti:
Evren yaratılmış birşey
değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli
bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan var edilmiş olması gerekirdi.
Yaratılışı kabul edebilmek için, herşeyden önce,
evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) birşeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Buysa bilimin
kabul edemeyeceği birşeydir.1
Politzer
evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken 19. yüzyılın durağan evren
modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu.
Oysa 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin sağlayan
durağan evren modeli gibi ilkel anlayışları kökünden yıkmıştır. İçinde
bulunduğumuz 21. yüzyılda, evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük
bir patlamayla yaratıldığı modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve
hesapla ispatlanmış durumdadır.
Ayrıca evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi
sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde
olduğu, genişlediği saptanmıştır. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyası
tarafından kabul edilmektedir.
Evrenin bir başlangıcı olması kainatın yoktan var
edildiği, yani yaratıldığı anlamına gelir. Eğer (daha önce yok iken...)
yaratılan bir varlık varsa bunun mutlaka bir Yaratıcısı'nın da olması
gerektiğini kolayca anlarız. Yoktan var olma, insan aklının kavrayamayacağı bir
şeydir. Dolayısıyla, yoktan var etmek, (sanat yapıtları veya teknolojik
bulgular gibi...) bir şeyleri biraraya getirerek yeni
birşey oluşturmaktan çok farklıdır. Çünkü yaratılan
şeyin hiçbir örneği yok iken, hatta yaratmak için zaman ve mekan dahi yok iken
bir anda, bir defada kusursuzca var olması, ancak Allah'ın yaratmasının bir
delilidir.
1929 yılında California Mount
Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble
astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev
teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl
renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında
büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin
yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin
yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble'ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında
kızıla doğru bir kayma fark edilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak
uzaklaşmaktaydılar.
Hubble,
çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti:
Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı.
Herşeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında
varılabilecek tek sonuç, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu.
Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir
balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon
şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren
genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.
Aslında bu gerçek daha
önceden de teorik olarak keşfedilmişti. Yüzyılın en büyük bilim adamı sayılan
Albert Einstein, teorik fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan
olamayacağı sonucuna varmıştı. Fakat o devrin genel kabul gören durağan evren
modeliyle ters düşmemek için bu buluşunu bir kenara bırakmıştı.
Peki evrenin genişliyor olmasının, evrenin varoluşu
konusundaki önemi neydi?
Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru
gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan
hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek
nokta"nın, "sıfır hacme" ve "sonsuz yoğunluğa" sahip
olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla
ortaya çıkmıştı. Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya ingilizce
karşılığı olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de aynı isimle
anılmaya başlandı.
Bu arada belirtmek gerekir ki; aslında "sıfır
hacim" bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklının kavrama
sınırlarını aşan "yokluk" kavramını ancak "sıfır hacimdeki
nokta" ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise "sıfır
hacimdeki bir nokta" "yokluk" anlamına gelir. Evren de
yokluktan var olmuştur. Diğer bir deyimle yaratılmıştır.
Bilindiği
gibi Big Bang teorisi,
başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin birarada
olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermiştir. Big
Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de,
zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son
derece kısıtlı olduğu bir dönemde yine Kuran'da şöyle bildiriliyordu:
O
küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle
bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan
yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)
Bu
ayetlerde de bildirildiği gibi herşey, hatta henüz
yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük
patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini
meydana getirmişlerdir.
Ayetin
ifadelerini Big Bang
teorisi ile karşılaştırdığımızda tam bir uyum içinde olduklarını görürüz. Oysa Big Bang'in bilimsel bir teori
olarak ortaya atılması ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur.
Evrenin genişlemesi, Büyük Patlama teorisinin yani
evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren
yaratıldığından beri süregelen bu gerçek, modern bilim tarafından ancak bu
yüzyılda keşfedildiği halde Kuran bu gerçeği yine bundan 14 asır önce haber
vermiştir:
Biz
göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz.
(Zariyat Suresi, 47)
BIG BANG'E ALTERNATİF ARAYIŞLAR
Açıkça görüldüğü gibi, Büyük Patlama teorisi evrenin
"yoktan var edildiği"nin, yani Allah tarafından yaratıldığının
ispatıydı. Bu nedenle materyalist felsefeyi benimseyen astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve
sabit durum teorisini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen
materyalist fizikçilerden A.S.Eddington'ın "felsefi
olarak doğanın birden bire başlamış olduğu düşüncesi bana itici
gelmektedir" sözünden anlaşılıyordu.2
Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca ünlü
astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, yüzyılın
ortalarında "sabit durum" (steady-state) adında, 19. yüzyıldaki durağan evren anlayışına
benzer bir teori ortaya attı. Sabit durum teorisi, evrenin boyut ve zaman
açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Görünürdeki tek amacı materyalist
felsefeyi desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu ortaya koyan
"Big Bang"
teorisiyle taban tabana zıttı.
Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler. Ama
bilim aleyhlerine işliyordu.
1948 yılında George Gamov, Big Bang'e bağlı olarak yeni bir
iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin Büyük Patlama ile oluşması durumunda,
evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun da olması gerekmekteydi.
Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı.
"Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu.
Ünlü fizikçi Prof. Stephen
Hawking de, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında evrendeki dengelerin
aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar ve dengeler üzerine
kurulduğunu belirtir. Hawking evrenin genişleme hızıyla ilgili şunları söyler:
Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci
saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren
şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.8
Paul Davies de bu akıl almaz
incelikteki denge ve hesaplardan varılması gereken kaçınılmaz sonucu şöyle
açıklar:
Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu
andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı
çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler,
kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.9
Aynı gerçek karşısında Amerikalı Astronomi Profesörü
George Greenstein da, The
Symbiotic Universe adlı
kitabında şöyle yazar:
Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya
geliriz. (Evrenin oluşumunda) bir doğa üstü Akıl devreye girmiş olmalıdır.10
Proteinler Tesadüfe Meydan Okuyor
Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım. Çünkü değil
hücrenin, hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık protein moleküllerinden bir
tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır.
Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki aminoasitlerin
özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı
hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50 aminoasitten oluşan proteinlerin binlerce aminoasitten oluşan çeşitleri de vardır. Canlı hücrelerinde
bulunan ve her birinin özel bir görevi olan proteinlerin yapılarındaki tek bir aminoasitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da
zincire fazladan bir aminoasit eklenmesi o proteini
işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Daha aminoasitlerin
"tesadüfen oluştukları" iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da
açıklama getirmekten aciz olan moleküler evrim teorisi, proteinlerin oluşumu
noktasında tamamen açmaza girmektedir.
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde
tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olasılık
hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir.
Örneğin, bileşiminde 288 aminoasit
bulunan ve 12 farklı aminoasit türünden oluşan
ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği aminoasitler
10300 farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca
"1" tanesi bu söz konusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm
dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile
olabilecek anlamsız aminoasit zincirleridir. Diğer
bir deyişle yukarıda örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin
tesadüfen meydana gelme ihtimali "10300'de 1" ihtimaldir.
Bu, 1'in yanına 300 adet sıfırın gelmesiyle oluşan "astronomik"
sayıda "1" ihtimal ise pratikte gerçekleşmesi imkansız bir
ihtimaldir. Dahası, 288 aminoasitlik bir protein,
canlıların yapısında bulunan diğer 1000'lerce aminoasitlik
dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir
yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda
ise bu "imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürürüz.
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu
proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana
getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir
zaman için bir protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde,
proteinlerin yanısıra nükleik
asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok
kimyasal madde gerek yapı gerekse işlev bakımından belli bir oran, uyum ve
tasarım çerçevesinde yeralırlar. Her biri de birçok
farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı
molekül olarak görev yaparlar.
Canlılarda bulunan bir protein molekülünün meydana
gelmesi için yalnızca uygun aminoasitlerin uygun
sırada dizilmeleri yeterli değildir. Bunun yanısıra,
proteinlerin yapısında bulunan 20 çeşit aminoasitten herbirinin de yalnızca sol-elli olması gereklidir. Kimyasal
olarak aynı aminoasitin hem sağ-elli hem de sol-elli
olmak üzere iki farklı türü vardır. Bunların aralarındaki fark, üç boyutlu
yapılarının birbiriyle zıt yönlü olmasından kaynaklanır. Aynı insanın, sağ ve
sol elleri arasındaki farklılık gibi... Doğada her iki cins aminoasit
eşit miktarda bulunmakta ve her iki gruptan aminoasit
de birbirleriyle mükemmel bir şekilde birleşme yapabilmektedir. Ancak yapılan
araştırmalar çok ilginç bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Canlıların yapısında
bulunan proteinler yalnızca sol-elli aminoasitlerden
oluşmaktadır ve proteinin yapısına katılacak tek bir sağ-elli aminoasit bile o proteini işe yaramaz hale getirmektedir.
Bir an için evrimcilerin dediği gibi canlılığın
tesadüflerle oluştuğunu varsayalım! Bu durumda yine tesadüflerle oluşmuş olması
gereken aminoasitlerden doğada sağ ve sol-elli olmak
üzere eşit miktarlarda bulunacaktı. Proteinlerin nasıl olup da bunların içinden
yalnızca sol-ellilerini ayıkladıkları ve nasıl aralarına hiçbir sağ-elli aminoasitin karışmadığı evrimcilerin hiçbir açıklama
getiremedikleri konulardan birisi olarak kaldı. Bu durum evrimin gözü kapalı
bir savunucusu olan Britannica Bilim
Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki aminoasitlerin tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta
tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir
paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl
sol-elli ya da sağ-elli olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir
biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.67
Bir proteinin meydana gelebilmesi için, gerekli aminoasit çeşitlerinin, gereken sayı ve sıralamada ve
gereken üç boyutlu yapıda dizilmeleri yetmez. Bunun için aynı zamanda, birden
fazla kola sahip aminoasit moleküllerinin yalnızca
belirli kollarıyla birbirlerine bağlanmaları gerekmektedir. Bu şekilde yapılan
bir bağa, "peptid bağı" adı verilir.
Proteinler, yalnızca ve yalnızca "peptid"
bağlarıyla bağlanmış aminoasitlerden meydana
gelirler.
Yapılan araştırmalar aminoasitlerin
kendi aralarındaki rastgele birleşmelerinin en fazla
% 50'sinin peptid bağı ile olduğunu, geri kalanının
ise proteinlerde bulunmayan farklı bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur.
Dolayısıyla aynen bir proteini oluşturacak aminoasitlerin
yalnızca sol-elliler arasından seçilmelerinin zorunluluğu gibi, her aminoasitin de kendinden önceki ve sonraki ile yalnızca ve
yalnızca peptid bağı ile bağlanmış olması
gerekliliğini de ayrıca hesaba katmak şarttır. Çünkü, doğal şartlarda sağ-elli aminoasitleri özel olarak bir kenara ayıracak
ve her aminoasitin bir diğeriyle peptid
bağı yapması için başında duracak bir kontrol mekanizması elbette ki yoktur.
Bu durumda, örneğin, 500 aminoasitli
ortalama bir protein molekülünün uygun çeşit ve sıralamada dizilmeleri
ihtimalinin yanısıra, içerdiği aminoasitlerin
hepsinin yalnızca sol-elli olması ve bu aminoasitlerin
herbirinin de yalnızca peptid
bağı kurması ihtimallerini de hesaba kattığımız da ulaşacağımız toplam ihtimali
şöyle elde ederiz:
- Uygun dizilme ihtimali =
1/20500 = 1/10650
- Sol-ellilik ihtimali =
1/2500 = 1/10150
- Peptid bağı ihtimali = 1/2499 =
1/10150
TOPLAM =
1/10950 yani 10950 de "1" ihtimal
Görüldüğü gibi 500 aminoasitlik
bir protein molekülünün meydana gelme olasılığı, 1'in yanına 950 sıfırın
gelmesiyle oluşan ve aklın kavrama sınırlarının çok ötesinde olan astronomik
bir sayıda, "1" ihtimaldir. Bu yalnızca kağıt üstündeki bir
ihtimaldir. Pratikte ise, böyle bir ihtimalin gerçekleşme şansı
"0"dır. Matematikte de 1050'nin ötesindeki bir sayı istatiksel olarak gerçekleşme ihtimali "0" olan
bir sayıdır.
500 aminoasitlik bir protein
molekülünün tesadüfen oluşma imkansızlığı bu boyutlara varırken, isterseniz
zihninizi imkansızlığın daha ileri boyutlarıyla biraz daha zorlayalım: hayati
bir protein olan "Hemoglobin" molekülünde üstteki örnek proteinden
daha fazla, 574 aminoasit bulunur. Şimdi sıkı durun!
Vücudunuzdaki milyarlarca kırmızı kan hücrelerinden yalnızca bir tanesinde ise,
tam "280.000.000" (280 milyon) Hemoglobin molekülü bulunur. Oysa
bırakın bir kırmızı kan hücresini, onun tek bir proteininin dahi deneme-yanılma
yöntemiyle meydana gelebilmesi için dünyanın varsayılan ömrü yetmemektedir.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç, evrimin daha tek bir proteinin oluşması
aşamasında içinden çıkılması imkansız bir açmaza girdiğidir.
Beyin
Beyin, her santimetreküpünde 10 milyon (10.000.000),
tamamında ise 10 ila 15 milyar arası sinir hücresi içerir. Aynı zamanda sayısı
sinir hücrelerinin bin katı kadar olan, yani ortalama 15 trilyon
(15.000.000.000.000) sinir hücresi bağlantısına sahiptir. Sinir hücreleriyle bağlantılı
olarak onları besleyen ve destekleyen hücrelerin (beyin bağ dokusu) sayısı ise
90 milyar (90.000.000.000) dolayındadır.
Sinirler yoluyla beyne taşınan mesajlar saatte 200 mil
(320 km.) hızla yol alırlar. Yani beyin hücrelerinden vücuda ulaşan sinirlerimiz,
beyinle vücut arasında giden bilgiler için adeta bir otoban görevi görür.
Vücudunuzda an an meydana gelen bütün olaylar,
mesela;
Şu an siz bu kitabı okurken gözlerinizi kullanmanız,
Sayfaları elinizin yardımıyla çevirmeniz,
Otururken arkanıza yaslanmanız,
Okuduğunuz şeyleri anlamanız,
Kalbinizin atması,
Nefes almanız,
Gözlerinizi kırpmanız,
Saçlarınızın uzaması,
Kokuları algılamanız,
Kulağınızın etrafınızdaki sesleri duyması,
Kısacası kitap boyunca saysak bitiremeyeceğimiz her türlü
işleviniz, her an beyne giden sinyaller ve beynin vücudun her yerine ayrı ayrı gönderdiği emirler yoluyla devam eder. (Sadece 1
dakika içinde beyinde 100.000 ile 1.000.000 arası kimyasal reaksiyon
oluşabileceği bilinmektedir.)
Böylesine karmaşık ve mükemmel bir sistemin tesadüfen
oluştuğunu öne sürmek akıl dışıdır. Beyni olmayan bir canlının, günün birinde
bir tesadüf sonucu yarı işleyen bir beyne sahip olması, ardından da bu yarı
işleyen beynin yukarıda saydığımız mucizevi işlemleri başarabilecek bir
gelişime ulaşması elbette mümkün değildir.
Beynin sahip olduğu tüm olağanüstü yetenekleri yaratıp
kontrol altında tutan yegane güç Allah'ın gücüdür. Allah, insan denen varlığı
mükemmel mekanizmalarla donatmıştır ve her an kontrolü altında yaşamını
sürdürmesine olanak sağlamaktadır.
Mucize Molekül DNA
Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama
gayretindeki evrim teorisi hücrenin yapısının en temelindeki bu moleküllerin
varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken genetik bilimindeki ilerlemeler
ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'nın keşfi,
teori için yepyeni çıkmazlar oluşturdu.
1955 yılında James Watson ve Francis Crick'in
DNA hakkında yaptıkları çalışmalar, biyolojide yepyeni bir çığır açtı. Birçok
bilim adamı, genetik konusuna yöneldi. Yıllar süren araştırmalar sonucunda
bugün, DNA'nın yapısı büyük ölçüde aydınlandı.
Burada DNA'nın yapısı ve işlevi hakkında çok temel birkaç
bilgi vermek yerinde olur:
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin herbirinin
çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir yapı
planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümden iç
organlarının yapılarına kadar DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle
kayıtlıdır. DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası
ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin
baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki tüm
yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğar.
Bir DNA molekülünde yaklaşık olarak 3.5 milyar nükleotid, yani 3.5 milyar harf
bulunur.
Bir organa ya da bir proteine ait olan DNA üzerindeki
bilgiler, gen adı verilen özel bölümlerde yer alır. Örneğin göze ait bilgiler
bir dizi özel gende, kalbe ait bilgiler bir dizi başka gende bulunur. Hücredeki
protein üretimi de bu genlerdeki bilgiler kullanılarak yapılır. Proteinlerin
yapısını oluşturan aminoasitler, DNA'da yer alan üç
nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla ifade edilmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni
oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen
işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda 200 bin gen bulunduğu
düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada
tesadüfen oluşabilmelerinin imkansızlığı daha iyi anlaşılır. Evrimci bir
biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak
şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 aminoasit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise,
yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid
bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farklı
şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise,
aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.69
41000'de bir, "küçük bir logaritma
hesabı" sonucunda, 10620'de bir anlamına gelir. Bu sayı 1'in
yanına 620 sıfır eklenmesiyle elde edilir. 1'in yanında 12 tane sıfır 1
trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir rakam gerçekten de kavranması
mümkün olmayan bir sayıdır.
Bütün bu imkansızlıkların yanısıra,
DNA çok zor reaksiyona giren bir yapıya sahiptir. Çünkü DNA, çift zincirden
oluşmuş sıkı bir helezon şeklindedir. Bu bakımdan da canlılığın temeli olması
düşünülemez.
Dahası, DNA, yalnız bir takım enzimlerin yardımı ile
eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda
gerçekleşir. Her ikisi de birbirine bağımlı olduğundan, eşlemenin meydana
gelebilmesi için ikisinin de aynı anda mevcut olmaları gerekir. Ya da ikisinden
birinin daha önce "yaratılmış" olması zorunludur. Amerikalı
mikrobiyolog Homer Jacobson, bu konuda şöyle der:
İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının,
çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının ve bilgileri büyümeye
çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda birarada
bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu ise tesadüfen
gerçekleşemez.71
Yukarıdaki ifadeler 1955 yılında, yani James Watson ve
Francis Crick tarafından DNA'nın yapısının
aydınlatılmasından iki yıl sonra yazılmıştı. Ancak bilimdeki tüm gelişmelere
rağmen, bu sorun evrimciler için çözümsüz kalmaya devam etmektedir. Özetle,
üremede DNA'ya duyulan ihtiyaç, bu üreme için bazı proteinlerin mevcut olma
zorunluluğu ve bu proteinlerin de DNA'daki bilgilere göre yapılma mecburiyeti,
evrimci tezleri çok somut bir biçimde çürütmektedir.
Örneğin Alman bilim adamları Junker
ve Scherer de kimyasal evrim için gerekli olan
moleküllerin hepsinin sentezinin ayrı ayrı koşullar
gerektirdiğini ve kuramsal olarak bile elde edilme yöntemi birbirinden farklı
birçok maddenin biraraya gelme şansının hiç
olmadığını şöyle açıklar:
Şimdiye
değin kimyasal evrim için gerekli tüm moleküllerin elde edileceği bir deney
bilinmiyor. Dolayısı ile çeşitli moleküllerin değişik yerlerde çok uygun
koşullarda üretilip, hidroliz ve fotoliz gibi zararlı
etmenlere karşı korunup, yeni bir reaksiyon bölgesine taşınması gerekmektedir.
Burada tesadüften bahsedilemez çünkü böyle bir olayın kendi kendine gerçekleşme
ihtimali yoktur.72
Kısacası evrim teorisi moleküler düzeyde gerçekleştiği
iddia edilen evrimsel oluşumlardan hiçbirini ispatlayabilmiş değildir. RNA
molekülünün nasıl olup da kendine bir hücre zarı bulduğu, daha sonra hücre organellerini nasıl ortaya çıkardığı gibi birçok soru
cevapsız beklemektedir.
Buraya kadar anlattıklarımızı kısaca özetlersek, ne aminoasitler ne de bunlardan meydana gelen ve canlıların
hücrelerini oluşturan proteinler, "ilkel atmosfer" ismi verilen
ortamlarda hiçbir şekilde üretilememişlerdir. Dahası, proteinlerin inanılmaz
karmaşıklıktaki kimyasal yapıları, sağ-el, sol-el özellikleri, peptid bağlarının oluşmasındaki zorluklar gibi faktörler,
proteinlerin gelecekte de bu çeşit deneylerde üretilmelerinin imkansız olduğunu
göstermektedir.
Kaldı ki proteinlerin tesadüfi bir şekilde oluştukları
bir an için farzedilse bile bu hiçbir şey ifade
etmez, zira proteinler tek başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Çünkü
proteinler kendilerini çoğaltamazlar. Ancak DNA ve RNA moleküllerinde
şifrelenmiş bilgi sayesinde protein sentezi yapılabilir. DNA ve RNA olmadan bir
proteinin çoğaltılması imkansızdır. DNA'da şifreli olarak kaydedilmiş 20 ayrı
çeşit amino asidin belli bir şekilde sıralanması,
vücuttaki herbir proteinin yapısını belirler. Oysa,
önceki bölümlerde de açıkladığımız gibi, DNA ve RNA'nın rastlantılarla meydana
gelmesi ihtimal dışıdır.
İnsanın İçi
Vücudunuzun derinliklerinde, her gün sizin hiç farkında
olmadığınız bir savaş yaşanır. Savaşın bir tarafı, vücudunuza girip onu ele
geçirmeyi hedefleyen bakteri ve virüsler, diğer tarafı ise vücudu bu düşmanlara
karşı koruyan savunma hücreleridir.
Düşmanlar, hedefledikleri bölgeye girmek için saldırı
vaziyetinde beklerler ve ilk fırsat bulduklarında hedef bölgeye doğru
yönelirler. Ancak hedef bölgenin güçlü, düzenli ve disiplinli askerleri,
düşmanlara kolay kolay geçit vermezler. Savaş alanına
ilk önce düşmanları yutarak etkisiz kılan askerler (fagositler) gelir. Fakat
kimi zaman savaşın boyutları bu askerlerin kabiliyetlerinin üstündedir. O zaman
devreye başka askerler girer (makrofajlar). Onların
devreye girmesi, hedef bölgede bir alarm durumunun oluşmasına sebep olur ve
başka askerleri savaş meydanına çağırırlar (Yardımcı T hücreleri).
Bunlar bölge halkını çok iyi tanıyan askerlerdir. Hemen
kendi ordularıyla düşmanı birbirinden ayırt ederler. Ve hiç vakit kaybetmeden
silah yapımında görevli olan askerlere haber gönderirler (B hücreleri). Bu
askerler de olağanüstü yeteneklere sahiptirler. Düşmanı hiç görmedikleri halde,
onları etkisiz hale getirebilecek yapıdaki silahları üretebilmektedirler.
Ayrıca ürettikleri silahları, kendi üzerlerinde taşıyarak gitmesi gereken yere
kadar götürürler. Ancak bu yolculuk sırasında, hem kendilerine hem de kendi
taraftarlarına zarar vermemek gibi zor bir görevi başarırlar. Daha sonra vurucu
timler devreye girer (Öldürücü T hücreleri). Bunlar da üzerlerinde taşıdıkları
zehirli maddeyi düşmanın en can alıcı yerine vererek, onlardan kurtulmayı
başarırlar. Zaferin kazanılması durumunda savaş meydanına başka bir asker grubu
gelir (Baskılayıcı T hücreleri) ve tüm savaşçılar karargahlarına gönderilir.
Son olarak savaş meydanına gelen askerler (Bellek hücreleri) düşmana ait tüm
bilgileri, aynı durumla tekrar karşılaşılması halinde kullanmak üzere
hafızalarına alırlar.
Burada
sözü edilen mükemmel ordu, insan bedenindeki savunma sistemidir. Anlatılanların
hepsi, gözle görülmeyecek kadar küçük hücreler tarafından
gerçekleştirilmektedir. (Daha detaylı bilgi için bakınız: Cavit
Yalçın, Düşünen İnsanlar İçin Göklerde ve Yerdeki Deliller, 2.b.,
İstanbul: Vural Yayıncılık, Şubat 1997)
Acaba
kaç kişi bedeninde böylesine düzenli, disiplinli ve mükemmel bir ordu
taşıdığının farkındadır? Dört bir yanının, ciddi şekilde rahatsızlanmasına,
hatta ölmesine sebep olabilecek mikroplarla çevrili olduğunun kaçı bilincindedir?
Gerçekten de solunan havada, içilen suda, yenilen yemekte, dokunulan her yerde
insan için oldukça tehlikeli olabilecek mikroplar vardır. İnsanın kendisi tüm
bunlardan habersizken, vücudundaki hücreler, onu belki de ölüme götürebilecek
bir hastalığın pençesinden kurtarmak için var güçleriyle savaşırlar.
Savunma
hücrelerinin hepsinin, vücut hücresi ile düşman hücresini birbirinden ayırt
edebilecek kapasitede olmaları, B hücrelerinin görmedikleri düşmanı etkisiz
kılabilecek bir silah hazırlayabilmeleri, onları kendi bünyelerine zarar
vermeden, hiçbir vücut hücresine değdirmeden gereken yere kadar
taşıyabilmeleri, sinyal alan hücrelerin hiç itiraz etmeden görevlerini tam
olarak yapmaları, her birinin ne yapmaları gerektiğini bilebilmeleri, işleri
bittiğinde tekrar sorun çıkarmadan yerlerine dönmeleri, bellek hücrelerinin
hafızalarının bu denli güçlü olması, bu sisteme olağanüstü sıfatını kazandıran
özelliklerden sadece birkaçıdır.
İşte
bu sebeplerden dolayı savunma sisteminin, oluşum hikayesi şimdiye kadar hiçbir
evrimci yazar tarafından yazılamamıştır.
Savunma sistemi olmayan ya da
tam olarak faaliyetini yapamayan bir insanın hayatta kalması da oldukça güçtür.
Çünkü bu durumda dış dünyadaki tüm mikrop ve virüslere karşı savunmasız hale
gelir. Günümüzde böyle kimseler ancak özel bir çadırda, dışarıdaki hiçbir madde
ile doğrudan temas etmeden belli bir süre yaşamlarını devam
ettirebilmektedirler. Dolayısıyla ilkel ortamdaki bir insanın, savunma sistemi
olmadan türünü sürdürmesi söz konusu bile olamaz. Bu durum da bizleri, savunma
sistemi gibi son derece karmaşık bir sistemin ancak tek bir seferde, tüm
elemanları ile birlikte yaratılmış olduğu gerçeğine götürmektedir
Her Detayı Planlanmış Bir Sistem
Nefes almak, yemek yemek,
yürümek vs. insanlar için çok doğal olaylardır. Ama insanların büyük bir kısmı
bu hayati olayların nasıl meydana geldiğini düşünmez. Örneğin bir meyve
yediğinizde, o meyvenin nasıl vücudunuza yararlı hale geleceğini düşünmezsiniz.
Siz iyi bir besin alıyorum düşüncesindeyken vücudunuz, bu besini
"iyi" hale çevirebilmek için hiç düşünemeyeceğiniz kadar detaylı
işlemler yapar.
Bu detaylı işlemlerin yapıldığı sindirim sistemi bir
yiyeceğin ağıza alınmasıyla çalışmaya başlar.
Sistemin hemen başında devreye giren tükürük, besinleri ıslatarak dişler
tarafından öğütülmelerini ve yemek borusundan aşağı kaymalarını kolaylaştırır.
Yemek borusu, yiyeceklerin mideye ulaştırılmasında görev
alır. Mideye gelindiğinde ise mükemmel bir denge ile karşılaşılır. Besinlerin
midedeki sindirimi, bu organın içindeki hidroklorik asit tarafından
gerçekleştirilir. Ancak bu asit o denli güçlüdür ki, yalnız besinleri değil,
mide duvarlarını bile eritebilecek kapasiteye sahiptir. Fakat elbette, kusursuz
sistem içinde böyle bir hataya müsaade edilmemiştir. Sindirim sırasında
salgılanan "mukus" adlı bir salgı midenin
tüm duvarlarını kaplar ve hidroklorik asidin parçalayıcı etkisine karşı
mükemmel bir koruma sağlar. Böylece midenin kendi kendini yok etmesi
engellenmiş olur.
Sindirim işleminin devamı da aynı derecede planlıdır.
Besinlerin sindirim sistemi tarafından parçalanmış, işe yarayan kısımları, ince
bağırsak çeperleri tarafından emilerek kana karışır. İnce bağırsağın iç yüzeyi
"villus" adı verilen küçük kıvrımlarla
kaplıdır. Villusların üzerindeki hücrelerin üst
kısımlarında da "mikrovillus" denilen
mikroskobik uzantılar bulunur. Bu uzantılar birer pompa gibi çalışarak
besinleri emerler. Böylece bu pompaların emdikleri besinler, dolaşım sistemiyle
vücudun her yanına ulaştırılırlar.
Burada dikkat edilmesi gereken, yukarıda çok basitçe
özetlediğimiz sistemi evrimin hiçbir şekilde açıklayamadığıdır. Çünkü evrim,
küçük yapısal değişikliklerin, basamak basamak üst
üste eklenmesiyle, ilkel canlılardan bugünkü karmaşık organizmaların oluştuğunu
savunur. Oysa açıkça görüldüğü gibi, midedeki sistemin basamak basamak oluşmasına imkan yoktur. Tek bir faktörün dahi
eksik olması canlının sonunu getirir.
Midedeki sıvının besin geldiğinde parçalayıcı özellik
kazanması, bir dizi kimyasal işlem sonucunda gerçekleşir. Sözde evrim süreci
içinde, midesinde böylesine planlı kimyasal dönüşüm yapılamayan bir canlı
düşünün. Midesindeki sıvı bir türlü parçalayıcı özellik kazanmayan canlı,
yediklerini sindiremeyecek, midesinde sindirilmemiş bir yiyecek kütlesi olduğu
halde, besinsizlikten ölecekti.
Ayrıca bu parçalayıcı asit salgılanırken, aynı anda mide
duvarlarının mukus denen salgıyı üretmesi gerekir.
Aksi takdirde midedeki asit mideyi parçalardı. Dolayısıyla hayatın devamı için
midenin her iki sıvıyı da (asit ve mukus) aynı anda
salgılaması gerekir. Bu da bize evrimcilerin dediği gibi aşama aşama tesadüfi bir oluşum değil, bir anda bütün
sistemleriyle bilinçli yaratılışın olması gerektiğini göstermektedir.
Tüm bunlar, insan vücudunun birbiriyle mükemmel biçimde
uyumlu küçük makinelerden oluşan dev bir fabrikaya benzediğini göstermektedir.
Ve nasıl her fabrikanın bir tasarımcısı, mühendisi, planlayıcısı varsa, insan
bedeninin de kusursuzca var eden, üstün güç sahibi bir Yaratıcı'sı
vardır.
Vücuttaki Koordinasyon
İnsan vücudunda, vücudun canlılığının devamlılığı için,
bütün sistemler birarada, bağlantılı bir şekilde ve
tam bir uyum içinde çalışır. Hergün yaptığımız çok
küçük hareketler, mesela nefes almak, gülmek bile insan vücudundaki kusursuz
koordinasyonun bir sonucudur.
İçimizde her an işleyen, akıl almaz karmaşıklıkta ve
büyüklükte bir koordinasyon ağı vardır. Amaç canlılığı devam ettirmektir. Bu
koordinasyon özellikle vücudun hareket sisteminde görülür. Çünkü en küçük
hareket için bile iskelet sistemi, kaslar ve sinir sistemi mükemmel bir işbirliği
içinde çalışmak zorundadır.
Vücuttaki koordinasyonun ilk şartı doğru bilgi teminidir.
Ancak doğru bilgilerin elde edilmesiyle yeni değerlendirilmeler yapılabilir.
Bunun için de son derece gelişmiş bir haber alma ağı mevcuttur.
Koordine edilmiş bir hareketi yapabilmek için, herşeyden önce o hareketle ilgili vücut organlarının
konumlarının ve birbirleriyle ilişkilerinin bilinmesi gereklidir. Beyne bu
bilgi gözlerden, iç kulaktaki denge mekanizmasından, kaslardan, eklemlerden ve
deriden gelir. Her saniye milyarlarca bilgi işlenir, değerlendirilir ve bunlara
göre yeni kararlar verilir. İnsanın ise kendi vücudunda gerçekleşen bu başdöndürücü hızdaki işlemlerden haberi bile yoktur. O
yalnızca hareket eder, güler, konuşur, koşar, yemek yer, düşünür. Bu işlemlerin
yapılması için hiçbir çabası olmaz. Örneğin basit bir gülümseme için bile on
yedi kasın aynı anda çalışması gereklidir. Bu kaslardan birinin çalışmaması
veya yanlış çalışması yüz ifadesini tamamen değiştirir. Yürüyebilmek için ise
ayaklarda, bacaklarda, kalçada, kasıklarda ve sırtta elli dört ayrı kas uyum
içinde çalışmalıdır. Kaslar ve eklemlerin içinde, vücudun o anki konumuna ait
bilgileri veren milyarlarca küçük, mikroskobik algılayıcı vardır. Bu
algılayıcılardan gelen mesajlar merkezi sinir sistemine ulaşır ve burada
yapılan değerlendirmeye göre kaslara yeni emirler gönderilir.
Vücuttaki koordinasyonun mükemmelliği şu örnekle daha iyi
anlaşılacaktır: Yalnızca elinizi havaya kaldırmanız için omuzunuzun
bükülmesi, "biceps" ve "triceps" denilen ön ve arka kol kaslarınızın sırayla
kasılıp gevşemeleri, dirseğiniz ve bileğiniz arasında bulunan kasların bileği
döndürmeleri gerekir. Hareketin her aşamasında, bu kasların içindeki
milyarlarca algılayıcı, her an kasların konumlarını merkeze bildirir. Merkezden
de kaslara bir an sonra ne yapmaları gerektiği iletilir. Tabii ki insan bütün
bunların farkına varmaz, yalnızca elini kaldırmak ister ve kaldırır.
Mesela vücudun dik durması için, bacak kaslarında,
ayaklarda, sırtta, karında, göğüste, boyunda bulunan milyarlarca algılayıcıdan
gelen bilgi değerlendirilir ve bu emirlerin hepsi her saniye kaslara iletilir.
Konuşmak için de özel bir çaba harcamayız. İstediğimiz
sözcüklerin ağzımızdan dökülmeleri için, ses tellerinin hangi açıklıkta, ne
kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki yüzlerce
kastan hangilerini, hangi sıra ile kaç defa, ne oranda kasıp gevşeteceğimizi,
ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp, bu havayı hangi hız ve aralıklarla
boşaltmamız gerektiğini oturup da hesaplamayız. İstesek de bunu yapamayız!
Çünkü ağzımızdan çıkan tek bir kelimenin oluşumu, insanın solunum sisteminden
sinir sistemine, kaslarından kemiklerine kadar uzanan pek çok yapının uyumlu
çalışmasının bir sonucudur.
Bu koordinasyonda bir aksaklık olması durumunda neler
olur? Gülümsemek isterken yüzümüzde başka bir ifade oluşabilir ya da konuşmak
istediğimizde başaramayabiliriz, yürüyemeyebiliriz. Oysa ne zaman istersek
güleriz, konuşuruz, yürüyebiliriz, hiçbir aksaklık olmaz. Çünkü burada
anlatılan herşey "sonsuz kudret" gerektiren
bir Yaratılış sonucunda gerçekleşir.
Bu nedenle insan, tüm hayatını ve varlığını, kendisini
yaratan Allah'a borçlu olduğunu
her zaman bilmelidir. İnsanın övünecek, böbürlenecek hiçbir şeyi yoktur. Sahip
olduğu güç, sağlık ya da güzellik, kendisinin eseri değildir ve kendisine
ebediyen verilmiş de değildir. Mutlaka yaşlanacak, mutlaka sağlığını ve
güzelliğini yitirecektir. Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir:
Size verilen herşey, yalnızca
dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha
süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız? (Kasas Suresi, 60)
Eğer bunların çok daha üstününü, ebediyen, ahirette elde
etmek istiyorsa; Allah'ın kendine verdiği nimete şükretmeli ve O'nun istediği
biçimde hayatına yön vermelidir.
Bu örneklerde de görüldüğü gibi insan vücudundaki
organların ve sistemlerin hepsi "mucizevi" özelliklere sahiptir. Bu
özellikler incelendiğinde insan, varlığının ne denli ince hesaplara dayandığını
ve yaratılışındaki mucizeleri görecektir ve Allah'ın sonsuz ilmini ve insan
üzerindeki kusursuz sanatını bir kez daha kavrayacaktır.
Su Kaplumbağaları
Okyanuslarda yaşayan su kaplumbağaları üreme vakitleri
geldiğinde, sahile akın ederler. Ancak bu, herhangi bir sahil değildir. Doğum
yapmak üzere geldikleri sahilin, kendi doğdukları sahil olması gerekmektedir.18
Bunun için zaman zaman, 800 kilometrelik bir yol katetmek zorunda kalırlar. Ama bu uzun ve zorlu yolculuk
durumu değiştirmez, her ne olursa olsun doğum yapmak için kendi doğdukları
sahile ulaşırlar.
Doğar doğmaz, o mekandan uzaklaşmış bir canlının 20-25
yıl sonra aynı yeri tekrar bulabilmesi hiç kuşkusuz, izahı oldukça güç bir
durumdur.19 Üstelik her yerin birbirine benzediği okyanus dibinde,
yine birbirine benzeyen sahiller arasından, doğdukları yerin yönünü
bulabilmeleri olağan dışıdır.
Sonuçta binlerce pusulasız yolcu, aynı vakitte aynı
sahilde toplanırlar. Önceleri nedeninin tam olarak anlaşılmadığı bu ısrarlı
buluşmanın ardında yatan sebepler insanları şaşırtmıştır. Kaplumbağalar,
yavrularının deniz şartları içinde hayatta kalmalarının zor olacağını
bildiklerinden yumurtalarını, sahilde kumların altına gömerler. Peki neden
hepsi aynı vakitte, aynı sahile toplanırlar? Acaba aynı işlemi, ayrı ayrı zamanlarda, ayrı ayrı sahillerde
yapsalar, yavrular hayatta kalmayı başaramazlar mıydı? Bu konuyu araştıranlar
son derece ilginç bir durumla karşılaşmışlardır. Kumların altındaki binlerce
yavru, başlarındaki sert yumru sayesinde yumurtayı kırdıktan sonra, zorlu
birkaç engeli daha aşmak zorundadırlar. Ortalama 31 gr.'lık
yavrular, üzerlerindeki toprak tabakasını tek başlarına kazamazlar, bunun için
yumurtadan çıkan yavrular birbirlerine yardımcı olurlar. Sahildeki binlerce
yavru aynı anda toprağı kazmaya başladıklarında birkaç gün içinde kumun
yüzeyine çıkmayı başarırlar. Ancak yüzeye çıkmadan önce bir müddet durup, hep
birlikte gece olmasını beklerler. Çünkü gündüz, yırtıcı kuşlara yem olma
ihtimalleri vardır. Ayrıca gündüz gün ışığından ısınan kumlarda sürünerek
ilerlemek onlar için oldukça güç olacaktır. Gece olduğu vakit kazma işlemini
tamamlayarak yüzeye çıkarlar. Karanlık olmasına rağmen denizin yönünü bulup,
hızla oraya doğru yönelirler ve 20-25 yıl sonra tekrar dönmek üzere sahili terk
ederler.
Yeni dünyaya gelmiş bu yavruların, yumurtadan
çıktıklarında toprağı kazarak yukarı doğru ilerlemeleri ve belli bir müddet
durmaları gerektiğini bilmeleri mümkün değildir. Henüz toprağın altındayken,
gece mi, gündüz mü olduğunu, yırtıcı kuşların varlığını ve bunlara yem
olabileceklerini, güneşten dolayı toprağın sıcak olduğunu ve bunun kendilerine
zarar verebileceğini, hızla denize yönelmek zorunda olduklarını bilmeleri de
elbette mümkün değildir. Peki acaba bu bilinçli tavır nasıl ortaya çıkar?
Kuşkusuz tek cevap, bu yavruların bu tavrı göstermek
üzere, "programlandıkları"dır. Yani onları var eden Yaratıcı,
hayatlarını korumalarını sağlayacak bir içgüdüyü onlara ilham etmiştir.
Termit Yuvaları
Hiç kimse bir termit kolonisinin toprak üzerine inşa
ettiği yuvasını görünce şaşırmadan geçemez. Çünkü bir
termit yuvası, boyu yaklaşık 5-6 metreye kadar varabilen bir mimari
harikasıdır.
Bir termitin boyu ile inşa ettiği yuvanın boyunu
birbiriyle kıyasladığınızda kendisinin yaklaşık 300 katı büyüklüğünde bir
mimari projeyi başarıyla gerçekleştirdiğini görürsünüz. Fakat olayın daha da
şaşırtıcı bir yönü vardır ki, o da termitlerin kör olmalarıdır.21
Kör termitlerin oluşturduğu bu devasa boyutlardaki
yuvaları daha önce hiç görmemiş biri, bunların muhtemelen kum yığınlarının üst
üste yığılması ile oluştuğunu düşünür. Ne var ki bir termit yuvası insan
aklının almakta zorlanacağı kadar mükemmel bir tasarım olarak karşımıza çıkar.
Öyle ki, termit yuvasının içinde içiçe geçmiş
tüneller, geçitler, havalandırma sistemleri, özel mantar üretme bahçeleri ve güvenlik
çıkışları vardır.
Görmeyen binlerce insanı bir araya getirseniz, her türlü
teknik aleti de ellerine verseniz asla, bir termit kolonisinin yaptığı gibi
yuvaya benzer bir yapıyı inşa etmelerini sağlayamazsınız. O halde düşünün;
- 1-2 cm boyundaki bir termit, bu kadar ince bir dizayn
yapabilecek mimarlık ve mühendislik bilgilerini nasıl öğrenmiş olabilir?
- Göremeyen binlerce termit, bu sanat harikası yapıyı
oluşturabilmek için uyum içinde çalışmayı nasıl başarmışlardır?
- İnşasına başlanan bir termit yuvasını başlangıç
aşamasında ortadan ikiye ayırırsanız ve daha sonra
birleştirirseniz, tüm geçitlerin, kanalların ve yolların birbirini tuttuğunu
görürsünüz. Bu mucizevi olay nasıl açıklanabilir?
Buradan çıkan sonuç şudur; Allah, yarattığı canlıları
benzersiz ve örneksiz yaratmıştır ve tek bir termit yuvası dahi insanın Allah'ı
kavraması ve herşeyi yaratanın Allah olduğuna
inanması için yeterlidir.
Rüzgar Tesadüfen Bir Uçak Oluşturabilir mi?
Ünlü fizikçi Sir Fred Hoyle'un hayatın
başlangıcıyla ilgili çok çarpıcı bir benzetmesi vardır. Hoyle,
"Akıllı Evren" (The Intelligent
Universe) isimli kitabında canlılığın tesadüflerle
doğduğunu iddia eden evrim teorisi hakkında şöyle bir yorum yapar:
Hayatın başlangıcına ait senaryoyu şöyle düşünebiliriz:
Bir kasırganın, Boeing uçak fabrikasının yanında
bulunan yedek parça deposundaki malzemeleri savurarak, kaza sonucu bir Boeing -747 uçağı oluşturması gibidir.26
Fred Hoyle'un bu benzetmesi kuşkusuz son derece isabetlidir. Şu
ana kadar gördüğümüz tüm örneklerden de anlaşıldığı gibi gerek hayatın
varoluşu, gerekse şu an içinde barındırdığı sistemlerin kusursuzluğu tüm
bunları meydana getiren büyük bir kuvveti aramamıza sebep olmaktadır. Zira
nasıl ki bir kasırga tesadüfler sonucu bir uçağı meydana getiremiyorsa, evrenin
-daha farklı isimler de takılsa- plansız olaylarla meydana gelmesi ve üstelik
de son derece kompleks yapıları içinde barındırması mümkün olamaz. Dahası,
evren bir uçakla karşılaştırma dahi yapılamayacak kadar sayısız detayla donatılmıştır.
Bu bölümde bahsedilen tüm bilgiler de karşımıza gerek
yakın çevremizdeki gerekse uzayın derinliklerindeki kusursuz planlamanın
delillerini çıkarmıştır. Asla reddedilemeyecek kadar açık olan bu delilleri
aklı ve vicdanıyla değerlendiren bir insanın varacağı tek sonuç ise şudur:
Evrende tesadüfe yer yoktur, tüm kainat içindeki
detaylarla beraber YARATILMIŞTIR.
Ve bu kusursuz düzeni yaratan ALLAH sonsuz kudret ve ilim
sahibidir.
BİLİM
ADAMLARI ALLAH’IN DELİLLERİNİ TASDİK EDİYOR
Kitabın önceki sayfalarında incelediğimiz bilgiler,
evrenin bilim yoluyla keşfedilen özelliklerinin Allah'ın varlığına işaret
ettiklerini gösterdi. Bilim yoluyla vardığımız sonuç, evrenin bir Yaratıcısı
olduğu ve bu Yaratıcı'nın çok üstün bir güç, akıl ve bilgiye sahip olduğudur.
Bu Yaratıcı'yı tanımamızda bize din yol gösterir. Bu nedenle bilimin, dinin
haber verdiği gerçekleri daha detaylı görmek ve incelemek için kullanacağımız
bir yöntem olduğunu söylemek mümkündür. Oysa bugün bilim adına ortaya çıkan
insanların bir bölümü çok farklı bir düşünceye sahiptirler. Onlara göre
bilimsel bulgular Allah'ın yaratmasını göstermezler. Aksine bilimsel verilerden
yola çıkarak Yaratıcı'nın varlığına ulaşılamayacağını söyleyerek ateist bir
bilim anlayışını geliştirmişlerdir. Dolayısıyla bilim ile dinin birbirleriyle
çatışan iki bilgi kaynağı olduğunu iddia ederler.
Aslında bu ateist bilim anlayışı, insanlık tarihinde
oldukça yenidir. Birkaç yüzyıl öncesine kadar bilim ile dinin çatıştığı hiçbir
zaman düşünülmemiş, bilimin Allah'ın varlığını ispatlayan bir metod olduğu düşünülmüştü. Söz konusu ateist bilim
anlayışının yeşermesi ise, 18. ve 19. yüzyıldaki materyalist ve pozitivist
felsefelerin bilim dünyasına egemen olmasıyla gerçekleşti.
Özellikle 1859'da Charles Darwin'in evrim teorisini ileri
sürmesi ile, materyalist dünya görüşüne sahip olan çevreler, dine karşı
alternatif olarak gördükleri bu teoriyi ideolojik olarak savunmaya geçtiler.
Zira evrim teorisi canlılığın bir Yaratıcı tarafından değil de tesadüfi
oluştuğu iddiasındaydı. Böylelikle evrim teorisine sarılarak dinin bilim ile
çatıştığı ileri sürüldü. İngiliz araştırmacılar Michael
Baigent, Richard Leigh ve
Henry Lincoln, bu konuda şöyle derler:
Darwin'den
bir buçuk yüzyıl önce, bilim dinden ayrı değildi; aksine onun bir parçasıydı
ve nihai amacı da ona hizmet etmekti... Ama Darwin'in zamanındaki bilim, o
zamana dek taşımakta olduğu bu anlamdan koparıldı ve kendisini dine karşı
mutlak bir rakip ve alternatif bir anlam olarak tanımladı. Artık insanlık, bu
ikisi arasında bir seçim yapmaya zorlanacaktı.27
Din ile bilim arasındaki söz konusu ayrım, başta da
belirttiğimiz gibi tamamen ideolojik bir ayrımdı. Materyalizme iman
edercesine bağlanan bazı bilim adamları, evrenin bir yaratıcısı olmadığını
ispatlamak için kendilerini şartlandırdılar ve bu yönde çeşitli teoriler
ürettiler. Evrim teorisi, bunların en ünlüsü ve en önemlisiydi. Aynı şekilde
astronomi konusunda da "kararlı durum teorisi" ya da "kaos
teorisi" gibi kuramlar geliştirildi. Ancak bilimin bizzat kendisi, önceki
bölümlerde de incelediğimiz gibi, yaratılışı inkar eden bu kuramları birer birer çökertti.
Bugün bu kuramlara hala sadık kalarak inkarda direnen
bilim adamları, kendilerini Allah'a inanmamak için şartlandırmış, dogmatik ve
bağnaz kişilerdir. Ünlü İngiliz zoolog ve evrimci D. M. S. Watson, kendisinin
ve diğer meslektaşlarının evrimi neden kabul ettiklerini açıklarken, bu
dogmatizmi şöyle itiraf eder:
Evrim teorisinin yaygın kabul gören bir teori olmasının
nedeni, bu teoriyi ispatlayacak yeterli delilin var olması değil,
ancak diğer alternatifin yani doğaüstü yaratılışın tümüyle kabul edilemez
olmasıdır.28
Watson'ın
"doğaüstü yaratılış" sözüyle kastettiği, Allah'ın yaratışıdır. Söz
konusu bilim adamı, görüldüğü gibi bunu "kabul edilemez" bulmaktadır.
Neden? Bilim öyle söylediği için mi? Hayır, aksine bilim yaratılışın
doğruluğunu ispatlamaktadır. Watson'ın bunu kabul
edilemez saymasının tek nedeni, Allah'ın varlığını inkar etmek için kendisini
şartlandırmış olmasıdır. Diğer tüm evrimciler de bu durumdadırlar.
Evrimciler ise bilime değil, materyalist felsefeye
bağlıdırlar ve bilimi de bu felsefeye uydurabilmek için çarpıtmaktadırlar.
Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve açık sözlü bir evrimci olan
Richard Lewontin, bu somut gerçeği şöyle itiraf
etmektedir:
Bizim materyalizme bir inancımız var,
'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış)
bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey,
bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizmle olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir
açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm
mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin
veremeyiz.29
Öte yandan, bu dogmatik materyalist grubun karşısında,
tarihte olduğu gibi bugün de Allah'ın varlığını tasdik eden, hatta bilimi
Allah'ı tanımanın bir yolu olarak gören bilim adamları vardır. Özellikle ABD'de
giderek gelişen "Creationism"
(Yaratılışçılık) ya da "Intelligent Design" (Bilinçli Dizayn) akımları, canlıların Allah
tarafından yaratıldıklarını bilimsel ispatlarla ortaya koyuyorlar.
Bu ise bizlere bilim ve dinin birbirleriyle çelişen iki
bilgi kaynağı olmadığını, aksine bilimin din tarafından verilen mutlak
gerçekleri doğrulayan bir yöntem olduğunu gösterir. Din-bilim çatışması, belki
sadece ilahi kaynakların içine hurafeler katmış olan bazı dinler için geçerli
olabilir. Ancak Allah'ın saf vahyine dayanan İslam için geçerli olamaz. Kaldı
ki İslam, bilimi özellikle teşvik etmekte ve evrenin araştırılmasını, Allah'ın
yaratışının incelenmesinin bir yöntemi olduğunu haber vermektedir. Aşağıdaki
Kuran ayetinde Allah buna işaret eder:
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz onu nasıl bina
ettik ve nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de nasıl döşeyip yaydık?
Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten nice
bitkiler bitirdik. Ve gökten mübarek su indirdik; böylece onunla bahçeler ve
biçilecek taneler bitirdik. Ve birbiri üzerine dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek
hurma ağaçları da. (Kaf Suresi, 6-7, 9-10)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi Kuran'da, daima
insanları düşünmeye, akletmeye, içinde yaşadıkları
dünya ile ilgili herşeyi araştırmaya teşvik edilir.
Çünkü bilim, dini destekler, insanı cahillikten kurtarıp daha bilinçli
düşünmeye sevkeder; kişinin düşünce dünyasını
genişletip kainatta açıkça görülen Yaratıcı'nın izlerini kavramasına yardımcı
olur. Yüzyılımızın en büyük dehası sayılan ve Allah'a inanan Albert Einstein
"Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum.
Bu durum şöyle ifade edilebilir: Dinsiz bir bilime inanmak imkansızdır"
diyerek bilimin dine olan desteğini dile getirmiştir.30
Modern fiziğin kurucusu Max
Planck ise şöyle demiştir:
Hangi alanda olursa olsun bilimle ciddi şekilde ilgilenen
herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: "İman et."
İman, bilim adamının vazgeçemeyeceği bir özelliktir.31
Kitapta buraya kadar ele alınan konular, evrenin ve
canlıların var oluşlarının tesadüflerle açıklanamayacağını açıkça göstermiştir.
Yaptıkları araştırmalarla bilim dünyasına yön veren pek çok bilim adamı da, bu
büyük gerçeği tasdik etmiştir ve halen de etmektedir. Zira insanlar evren
hakkında ne kadar çok şey öğrenirlerse, ondaki kusursuz düzene olan
hayranlıkları da o derece artmaktadır. Her yeni bulunan detay 'Yaratılış'ı inkar edilemez şekilde desteklemektedir.
21. yüzyıla girerken, modern fizikçilerin büyük bir
çoğunluğu da, yaratılış gerçeğini kabul etmektedir. David Daryling
şöyle der:
Zaman yoktu, uzay yoktu. Madde ve enerji yoktu. Hiçbir
şey yoktu. En küçük bir nokta, bir boşluk bile yoktu. Bu yokluktan olağanüstü
küçücük bir kıpırtı belirdi. Ufacık bir titreme. Hafif bir dalgalanma, belli
belirsiz bir girdap. Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış
mucizesinin filizleri belirdi.32
Bunların yanında, farklı pek çok bilim dalının
kurucularının hemen hemen hepsinin Allah'a ve kutsal
kitaplarına inanan kimseler oldukları bilinmektedir. Tarihteki en büyük
fizikçiler arasında yer alan Newton, Faraday,
Kelvin ve Maxwell söz konusu bilim
adamlarına örnektirler.
Ünlü fizikçi Isaac Newton'un
yaşadığı dönemde bilim adamları, dünya üzerindeki cisimlerin ve gezegenlerin
hareketlerinin farklı kanunlarla açıklanabileceğine inanıyorlardı. Newton ise,
dünya ve uzayın Yaratıcısının tek olduğunu, dolayısıyla aynı kanunlarla
açıklanması gerektiğini savunuyordu. Bu önemli görüşünü de kitabında şöyle
açıklıyordu:
Güneşin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların bu mükemmel
sistemi, ancak güçlü ve akıllı bir varlığın kontrolü ve hakimiyeti ile
ilerleyebilir.33
Görüldüğü gibi, Ortaçağ'dan beri fizik, matematik ve
astronomi alanlarında araştırmalar yapan yüzlerce bilim adamı, kainatın tek bir
Yaratıcı tarafından yaratıldığı fikrinde birleşmişler ve hep aynı noktaya
dikkat çekmişlerdir. Fiziksel astronominin kurucusu ve inançlı bilim
adamlarının parolası olan "Allah yarattığı herşeyde
kendini gösterir" fikrini ortaya atan ilk bilim adamı olan Johannes Keppler, kitaplarından
birinde Allah'a olan samimi inancını
şöyle dile getirmiştir:
Bizler Allah'a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza
göre Allah'ın aklının büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim
olmalıyız.34
Termodinamiği kuran büyük fizikçi William Thompson (Lord Kelvin) ise,
Allah'a inanan bir hıristiyandı. Darwin'in evrim
teorisine şiddetle karşı çıkmış ve bu teoriyi tamamen reddetmişti. Ölümünden
kısa bir süre önce de, şöyle bir açıklama yapmıştı:
Hayatın kökenine baktığımızda, bilim, kesin bir
şekilde o Büyük Kudret'in varlığını onaylar.35
Oxford
Üniversitesi fizik profesörlerinden Robert Mattheus,
1992'de yazmış olduğu ve DNA moleküllerinin Allah tarafından yaratıldığını
anlattığı kitabında aynı gerçeği şöyle ifade ediyor:
Bütün bu işlemler, mükemmel bir harmoniyle tek bir
hücreden canlı bir bebeğe; daha sonra küçük bir çocuğa, nihayet yetişkin bir
insana kadar süregelir. Bütün bu olaylar, biyolojinin bütün safhalarında
görüldüğü gibi ancak bir mucize ile açıklanabilir. Nasıl olur da böylesine
mükemmel ve kompleks bir organizma, bu kadar basit ve küçük bir hücreden ortaya
çıkabilir? Küçücük bir (i) harfinin üstündeki noktadan da küçük bir hücreden,
muhteşem bir İNSAN yaratılır? Bu, mucizeden başka birşey
değildir.36
Isı akışı üzerine sayısız çalışmalar yaparak ödüller alan
ve "mekanik ısı denklemi"ni ve termodinamiğin birinci kanununu bulan
James Joule bilim hakkındaki inancını şöyle ifade
etmiştir:
Allah'ın isteklerini öğrendikten ve itaat ettikten sonra
yapacağımız diğer şey O'nun aklını, gücünü ve iyiliğini yaptığı işlerden
anlamaktır. Tabiat kanunlarını bilmek Allah'ı bilmektir..37
Bilimsel metodun kurulmasında önemli rolü olan bilim
adamlarından Francis Bacon'un sözleri de onun Allah inancının göstergesidir:
Hataya düşmemizi engellemek için üzerinde durulması
gereken iki yol göstericimiz var; Birincisi Allah'ın vahyi olan Kutsal Kitap,
ikincisi ise Allah'ın gücünü ifade eden yaratılmışlar.38
Yapılmış olan her iş yapanın gücünü ve becerisini ortaya
çıkarır; o zaman tüm bunlar Allah'ın işidir; yapan varlığın herşeyi
yapabilecek güçte olduğunu ve aklını gösterir; dünya Allah'ın bir ürünüdür.39
Kainatın bir Yaratıcı tarafından var edildiğini kabul
eden ve hayatlarında bu yönleriyle tanınan bilim adamlarından bir kısmı da
şunlardır:
Robert Boyle (modern kimyanın
babası.)
lona
William Petty (istatistik ve modern ekonomi
çalışmalarıyla tanınırdı.)
Michael Faraday (bütün zamanların en büyük fizikçilerinden biri.)
Gregory Mendel (genetiğin babası,
genetik bilimindeki buluşlarıyla Darwinizm'i geçersiz
kıldı.)
Louis Pasteur (bakteriyolojinin
akla gelen en büyük ismi, Darwinizm'e karşı savaş
açmıştı.)
John Dalton (atom kuramının
babası.)
Blaise Pascal (en önemli matematikçilerden.)
John Ray (İngiliz doğa tarihinin en önemli ismi.)
Nicolaus
Steno (yer katmanlarını inceleyen ünlü bir stratigraf.)
Carolus Linnaeus (biyolojik sınıflandırmanın babası.)
Georges Cuvier (karşılaştırmalı anatomi bilminin
bulucusu.)
Matthew Maury (oşinografinin bulucusu.)
Thomas Anderson (organik kimya
alanında çalışma yapan ilk kişilerden biri.)
Sir Charles
Bell (beynin ve sinir sisteminin haritasını ilk defa
çizen.),
Jean Henry Fabre (modern
entomolojinin kurucusu.)
John Ambrose Fleming (modern elektiriğin
kurucusu.)
James Clerk
Maxwell (ışığın elektromanyetik teorisini formülize eden kişi.)
ALLAH BÜYÜKTÜR
Allah'ın
sonsuz ilminin, sonsuz aklının ve sonsuz gücünün delillerinin sadece çok
sınırlı bir kısmını gördük. Herbiri yaratılışın birer
delili olan sayısız varlığın birbirleriyle olan uyumu sonucu meydana gelen
düzenden bahsettik. Öyle bir düzen ki, herşey ince ince ayarlanmış, insan aklının asla alamayacağı detaylarla
birlikte hiçbir açık bırakılmadan yaratılmıştır.
Örneğin nefes almak insanın hayati fonksiyonlarından
biridir ama bunu başarabilmesi için en ufak bir çaba göstermesine dahi gerek yoktur.
Hem dış çevresinde, hem de bedeninde gereken tüm şartlar, Allah tarafından
düzenlenip yaratılmıştır. İnsan doğduğu andan ölene kadar hiç durmadan nefes
alır ama bu fonksiyonun gerçekleşebilmesi için hangi unsurların bir arada
bulunması gerektiğini biliyor musunuz?
Herşeyden
önce insanın nefes alabilmesi için atmosferdeki azot, oksijen ve karbondioksit
oranının çok iyi dengelenmiş olması gerekir. Bu dengede ufak değişikliklerin
olması insanın ölümüne kadar varan tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Allah bu
oranın korunması için sayısız faktörü vesile etmiştir. Güneşten, güneşin
ışığını kullanarak fotosentez yapan bitkilere, toprağın içini kaplayan
mikroorganizmalara kadar birçok varlık bu oranın korunmasından sorumludur.
Yağan yağmurlar, çakan şimşekler, basınç seviyesi, yerin çekirdeğindeki
elementlerin oranı ve daha saymakla bitmeyecek kadar çok unsur dolaylı veya
dolaysız olarak bu gaz oranının korunması için faaliyet gösterirler. Bunlardan
biri olmasa, örneğin gözümüzle bile göremediğimiz mikroorganizmalar
faaliyetlerini durdursa; azot çevrimi, karbondioksit çevrimi gibi bir çok
hayati fonksiyon bir anda durur. Dolayısıyla birbirini hızla etkileyen sistemin
programı bir anda bozulur. Ancak etrafınıza baktığınızda göreceğiniz düzen ve
dengeden rahatlıkla anlayacağınız gibi böyle bir bozulma milyarlarca yıldır
meydana gelmemiştir. Ve bundan sonra da Allah'ın dilediği vakte kadar bu tür
bir olay söz konusu olmayacaktır. Çünkü Allah ince ayarlarla dengelenmiş bu
sistemleri tek tek her an faaliyet halinde tutmakta
ve evrendeki tüm düzen Allah'ın emri ile bu müthiş uyumu korumaktadır.
Allah, insanların Kendi büyüklüğünü kavrayabilmeleri için
evrendeki düzeni sayısız detaylarla birlikte yaratmıştır. Kuran'da Allah'ın var
ettiği bu düzenden bahsedilirken, "... sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz öğrenmeniz için"
(Talak Suresi, 12) denilmektedir. Bu düzen öylesine detaylar içerir ki insan
düşünmeye nereden başlayacağını şaşırır. Zira Allah'ın aklı ilmi ve kudreti
sonsuzdur. Tek bir olayın içinde dilediği kadar ayrıntı meydana getirir.
Biz uyurken, otururken, yürürken, aklımızın ucundan bile
geçirmezken Allah evrende var olan tüm sistemleri tek tek
çalıştırıp idare eder. Varlığımızın devamı için meydana gelen işlemlerin her
biri Allah'ın kontrolündedir. Küçük bir adım atabilmemiz bile, yerin çekim
kuvvetinden iskelet sistemimize, sinir ve kas sistemimizden beynimize ve
kalbimize, hatta dünyanın dönüş hızına kadar herşeyin
Allah tarafından ince ince hesaplanmış olmasına
bağlıdır.
Dünyanın ve tüm evrenin varlığını sürdürebilmesini
tesadüflere bağlamak ise çok büyük bir yanılgı olur. Aslında dünyadaki ve
evrendeki her düzen, tesadüfe kesinlikle yer olmadığının ve Allah'ın varlığının açık bir delilidir.
Örneğin dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki, her 29 km.
de bir doğru çizgiden yalnızca 2.8 milimetrelik bir sapma gösterir.49
Eğer bu sapma 0.3 milimetre az veya 0.3 milimetre daha fazla olsa, yeryüzündeki
canlılar donarak veya kavrularak ölürlerdi. Küçük bir bilyenin bile milim
şaşmadan aynı yörüngede dönebilmesi neredeyse imkansızken, dev kütlesiyle dünya
böyle bir dönüşü gerçekleştirir. İşte "...Allah, herşey
için bir ölçü kılmıştır" ayetinde bildirildiği gibi, çevremizde
gördüğümüz muhteşem düzen, Allah'ın milyarlarla ifade edilen büyüklükteki
sistemleri milimlere bağlı dengelerle koruması sayesinde ortaya çıkar. (Talak
Suresi, 3)
İnsanların çoğu, Allah'ın varlığına inansalar bile,
Allah'ın "herşeyi yaratıp bıraktığı" sonra
bu düzenin kendi kendine devam ettiği şeklinde sapkın bir inanca sahiptirler.
Oysa evrenin her noktasında her an meydana gelen tüm olaylar Allah'ın izniyle,
O'nun bilgisinde ve kontrolünde gerçekleşir. Kuran'da bildirildiği gibi:
Allah'ın, gökte ve yerde olanların hepsini bilmekte
olduğunu bilmiyor musun? Gerçekten bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphesiz bunlar(ı
bilmek), Allah için pek kolaydır. (Hac Suresi, 70)
Siz
sessiz sakin bir ortamda bu kitabı okurken, haberiniz bile olmadan evrenin her
köşesinde sayısız faaliyet sürmektedir.
Bunlardan
birkaçını sıralayalım; her saniye dünyaya 16 milyon ton su düşer.50
Ve eşit miktarda su yerden buharlaşarak havaya karışır. Buharlaşma sadece deniz
ve okyanuslardan değil, göller ve akarsulardan, bitkilerden, toprak yüzeyindeki
sulardan, hatta yerin derinliklerinden bile kolayca sağlanır. Siz bu paragrafı
okurken en az 2-3 saniye geçti ve şu anda Allah'ın izniyle 16x3=48 milyon ton
su yere düştü ve aynı anda bu kadar su
buhar olarak tekrar havaya karıştı.
Her
saniye dünya üzerinde ortalama 100 şimşek oluşur.51 Son bir saatte
dünyanın çeşitli köşelerinde 36.000 tane şimşek Allah'ın kontrolünde oluştu.
Her şimşek çakışında da trilyonlarca ton azotdioksit
molekülü açığa çıkarak atmosferde var olan %78 azot oranını korudu.
Toprak,
ucu bucağı olmayan bir fabrika gibi bünyesinde barınan trilyonlarca bakteriyle
durmaksızın yaptığı azot çevirimine şu anda da devam ediyor.
Siz
şu anda bu cümleyi okurken güneş 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton
helyuma dönüştürdü, arta kalan 4 milyon ton hidrojeni de enerjiye çevirdi.52
Bu olay sonucu milyonlarca atom bombasının patlamasıyla ortaya çıkabilecek
enerjiye eş, korkunç bir ışık ve radyasyon yumağı oluştu. Bize sadece güzel bir
sıcaklıkla aydınlık ileten güneş, aslında şu anda kıpkırmızı gaz bulutlarından
oluşan derin bir kuyu. Kaynayan yüzeyinden milyonlarca kilometre öteye fışkıran
dev alev girdapları, dipten yüzeye doğru yükselen dev hortumlardan oluşuyor ve
bir saniyede insanlığın medeniyetin başlangıcından beri kullandığından bile
daha fazla enerji üretiyor. Biz ise bu enerjinin 2 milyarda birini
kullanıyoruz. Saniyeler, saatler geçiyor, güneş hiç
durmadan enerji üretiyor. Güneşin bütün zararlı, öldürücü ışınları bize
ulaşmadan önce atmosfer ve dünyanın manyetik alanı tarafından süzülüyor. Güneş,
bizim yaşamımız için özel olarak yaratılmış bir ışık kaynağı. Allah Kuran'da
bunun hikmetini şöyle açıklamıştır:
Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip
onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır... Güneşi ve ayı
hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize
amade kılandır. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya
kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek
zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 32-34)
Yukarıda anlattıklarımız sadece Allah'ın en yakınımızda
olan güneşte meydana getirdiği olaylardan birkaç tanesidir. Daha uzaklarda var
olan, sadece geceleri göğü süsleyen yıldızların birçoğu güneşten kat kat büyüktür. Bizler geceleri gökyüzünde sadece estetik bir
görüntü ve sakinlik görürüz. Oysa birçoğunda meydana gelen olaylar sonucu çıkan
enerji güneşinkiyle kıyas bile edilemeyecek kadar yüksektir.
Siz şu anda hiçbir sarsılma hissetmiyorsunuz; evinizde,
odanızda, yatağınızda, hiçbir yerde sarsılma yok; ama dünyamız uzayda dev
kütlesiyle saniyede 30 km. hızla yol alıyor. Şu anda 30 km. yol aldık, derken
60, derken 90 km... Allah'ın düzenleyip kurduğu sistem öylesine mükemmel ki,
siz hala bu müthiş hızı hissetmeden yaşamanızı sürdürebiliyorsunuz.
Ayrıca Dünya'nın Güneş etrafındaki hızı, silahtan çıkan
bir merminin hızının yaklaşık 60 katı; yani saatte 108.000 km... Böyle büyük
bir hızla hareket edebilen bir araç kullansaydık, dünyanın çevresini 22
dakikada dolaşırdık. Dünyamız güneş etrafında böyle hızla dönerken aynı zamanda
güneşle birlikte saniyede 20 km. hızla da Vega
yıldızına doğru hareket ediyor. Galaksimiz ise tüm güneşleri, gezegenleri,
kuyruklu yıldızları ve dünyaları ile tam bir devir hareketini tamamlamaya
çalışıyor. Bu hareketi ise 200 milyon yılda tamamlayabiliyor. Var olan herşey gibi gök cisimleri de Allah'a boyun eğmiş durumdalar
ve her adımları Allah'ın kontrolünde, Kuran'da haber verildiği gibi:
... Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü
O'na gönülden boyun eğmişlerdir. (Bakara Suresi, 116)
Dünyamızın gerçekleştirdiği bu kapsamlı yolculuktan bizim
haberimiz bile olmaz; bunu ancak okuduğumuz kitaplardan öğreniriz. Bu yolculuk
bizim hayatımızı olumsuz yönde etkilemez; böyle bir hızda dünyanın yüzeyinde
hiçbir canlı kalmaması gerekirken Allah'ın yarattığı yerçekimi kanunu ve
kurduğu bir çok düzen neticesinde dünyada bulunanlar bu seyahati hiç hissetmezler.
Var olan herşey gibi bu seyahatin her saniyesi
Allah'ın izni ve kontrolüyle gerçekleşir.
Yine şu anda 8 milyar insanın kalbi, beyni, midesi,
pankreası, karaciğeri, akciğeri, sinir, solunum ve savunma sistemleri Allah'ın
bilgisi dahilinde, O'nun izniyle işliyor.
Toprağın altında ve üstünde yaşayan bütün canlılar şu
anda Allah'ın izni ile rızkını arıyor ve hepsinin rızkını Allah veriyor.
Avlanmaları, beslenmeleri, barınmaları, tehlikelerden korunmaları tek tek Allah'ın kontrolünde yaratılıyor. Kuran'da bu sır bize
şöyle haber verilir:
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait
olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir.
(Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6)
Dünyada
bulunan toplam 2 milyon hayvan türünün her birinin tüm fonksiyonları Allah'ın
izni ile çalışıyor. Şu an kitabı elinizden bırakıp camdan dışarıya baksanız
birçok canlı görebilirsiniz. Belki bugüne kadar bu şekilde hiç düşünmemiş
olabilirsiniz ama bunların yaratılması da, ölümleri de, siz camdan baktığınız
anda yaptıkları da Allah'ın izniyle gerçekleşir.
Yine siz bu sayfayı okurken dünyanın çeşitli bölgelerinde
rüzgarlar esiyor ve tonlarca ağırlıktaki bulutları yerinden kaldırıyor. Belki
odanızdan içeri güneş ışığı sızıyor ama dünyanın sizin bilmediğiniz bir
köşesinde her yeri buzlar kaplamış, başka bir köşesinde yağmurlar yağıyor bu
durumu Allah bize Kuran'da yağan her yağmurun kendi katından belirlenmiş bir
miktar ile indiğini bildirmektedir. Kar da onun katında belli, karalarda tutan
buzun kalınlığı da... Üstelik dünyanın her köşesinde filizlenen sayısız tohumun
bilgisi de... Gerçek budur, çünkü
... O'nun ilmi olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan
çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da... (Fussilet Suresi, 47)
Yukarıdaki ayette de bildirildiği gibi şu anda dünyanın
her yerinde bir çok insan Allah'ın bilgisi dahilinde dünyaya geliyor. Aynı
zamanda bir çok da ölüm vakası oluyor. İnsanlar nerede doğacaklarını, nasıl bir
hayat süreceklerini ve yine nerede, ne zaman öleceklerini kendileri bilmiyorlar
ama bu bilgilerin hepsi Allah'ın katında kesin olarak belli. Bu gerçeğe
Kuran'da şöyle dikkat çekiliyor:
... Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse
de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.
(Lokman Suresi, 34)
Şimdi daha yakın bir çevreye, evinize gelelim. Şu anda
bedeninizde bulunan sistemlerin herbirinin
durmaksızın çalıştığını zaten biliyorsunuz. Peki odada yalnız olmadığınızı,
Allah'ın sizden başka bir çok canlı daha yarattığını, içinde bulunduğunuz o
küçük mekanda yüzbinlerce faaliyetin sürdüğünü
biliyor musunuz? Örneğin cildinizin üstünde oldukça yoğun bir hareket var.
Derinizde bulunan "akar"lar bir yandan yaşamlarını sürdürürken bir
yandan da deri üstünde biriken ölü hücreleri temizleyerek siz farkında bile
olmadan sizi koruyorlar. Cildinizin üstünde milyonlarca yararlı ve zararlı
bakteri durmaksızın mücadele ediyor ve hepsinin beslenmesinden mikroskobik
bedenlerinde var olan sindirim sistemlerine kadar bildiğiniz veya bilmediğiniz
tüm faaliyetler Allah'ın kontrolü ile gerçekleşiyor.
Soluduğunuz havada yine milyonlarca mikroorganizma var.
Her biri Allah'ın izni ve kudreti ile görevlerini yerine getiriyor. Bu, gözle
görülmeyen alemin üyeleri şu an muhtemelen sebzeliğinizde de bulunuyorlar.
Belki yarın sebzeliğinizi açtığınızda bir portakalın hafifçe küflendiğini
göreceksiniz. İşte bu olay şu an sizin haberiniz bile olmadan orada bulunan
bakterilerin besin ihtiyaçlarını karşılama çabalarından kaynaklanmış olacaktır.
Evinizin bir köşesinde fotosentez gibi oldukça karmaşık bir işlemi
gerçekleştiren çiçeğiniz ise evinizdeki bir diğer canlı.
Gördüğünüz ya da görmediğiniz düzenler her an Allah'ın
izniyle işler. Sizi de, yapmakta olduklarınızı da, canlı cansız tüm varlıkları
da Allah yaratır ve kontrolünde tutar. Dünyada
atmosferden litosfere, hidrosferden biyosfere kadar var olan hassas ölçülü ve
dengeli yaşam, güneş sisteminde bulunan dokuz gezegenin her an aldığı yol, o
gezegenlerde meydana gelen tüm olaylar da Allah'ın kontrolündedir. Allah sonsuz
ilmiyle bunları yaratır ve düzenler. Sonsuz gücü ve kudreti ile herşeyi korur ve faaliyetlerini sürdürmelerine izin verir.
Ünlü bilim yazarı JEAN GUITTON, bu
konuyu şöyle açıklar
"Evren, düzenli bir maddenin, sonra yaşamın, en sonunda
da bilincin ortaya çıkmasını sağlamak için titizlikle ayarlanmış gibi
görünüyor. Evrensel değişmezleri (sabiteler) biri –örneğin yerçekimi, ışık hızı
ya da Planck sabiti- başlangıçta en ufak bir değişime uğrasaydı, evrenin canlı
ve zeki varlıkları barındırmak için hiçbir şansı bulunmaz, hatta belki de
evrenin kendisi de ortaya çıkmazdı. Bu şaşırtıcı incelikteki ayarlama,
salt rastlantı mıdır, yoksa düzenleyici bir zekadan mı doğmuştur?… Doğanın
temel değişmezleri ve yaşamın ortaya çıkmasına neden olan ilk koşullar,
şaşırtıcı bir kesinlikle AYARLANMIŞTIR."53
SONSUZLUĞU DÜŞÜNMEK…
Allah dünyadaki herşeyde bir
sınır yaratmıştır. Her işin bir sonu vardır. Bu nedenle "sonsuz"
kavramını anlayabilmek için üzerinde düşünmek ve bilinen bazı ölçülerle kıyas
yapmak gerekir. Böyle bir kıyas için şu örneği verelim: İçinde bulunduğumuz
evrenin, aslında bir atomun çekirdeği olduğunu düşünün. Bulunduğunuz evrenin
dışını merak ederek araştırma yaptığınızı farzedelim.
Bulunduğunuz noktadan araştırma yaparak ulaşabileceğiniz en uç yer atomun dış
sınırı olacaktır. Çekirdekle dış sınır arasında keşfettiğiniz her elektronda
büyük bir aşama kaydettiğinizi düşünürsünüz. Atomun dış sınırına ulaştığınızda
ise bunun devamında da en fazla evrenin aynı şekilde devam ettiğine ihtimal
verirsiniz. Fakat içinde bulunduğunuz atomun büyüklüğüne eşdeğer olan tahmin
edemeyeceğiniz kadar çok sayıda atom olabileceğini hayal bile edemezsiniz. Bu
örneğe benzer şekilde içinde yaşadığımız evreni çok büyük zannederiz. Kendi
boyutlarımızla ya da dünyanın boyutları ile kıyasladığında evren, ucu bucağı
belli olmayan bir yer olduğu için tabii ki bize büyük gelir. Oysa belki
gözümüzde onca büyüttüğümüz evren diğer evrenlerle kıyaslandığında bir atomun
içi kadar bir yer kaplıyordur. Bunun en doğrusunu ise Allah bilir.
Allah'ın evrende yarattığı tüm atomların sayısını ise
dile getirmek oldukça zordur. Oysa onları kusursuz olarak yaratan Allah belki
de her birinin içinde aynen bizim evrenimize benzeyen kusursuz evrenler
yaratmıştır. Nitekim ayetlerde Allah'ın sonsuz yaratma gücüne dikkat çekilir:
Görmüyorlar mı, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların
benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre
(ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler. (İsra Suresi, 99)